Son bir kaç gündür, içimde inanılmaz bir valiz hazırlama isteği var.
Lord Halifax'ı koluma taksam şööööyyyleeee uzansam deniz aşırı diyarlara.
Alaçatı'ya gitsek mesela.
Dar sokakları arşınlarken, eski evlerin hikayelerini yazsam.
Balık yesem, rakı içsem.
Tanıdık tanımadık kim varsa selamlaşsam, sohbet etsem.
Bir kaç yaşlı ile bir araya gelip, efsaneleri dinlesem.
Ya da Londra'ya uçsak.
Bir kaç müze, konser, tiyatro ile ruhumu beslesem.
Phantom of the Opera'yı izlerken ağlasam, Mamma Mia'da coşsam.
Soho'da, Çinlilerle selamlaşıp, geleneksel eşyaların satıldığı dükkanların birine girip diğerinden çıksam.
İki çubuğun ucundaki eşssiz tatlar ile tıka basa karnımı doyursam.
Renk renk kağıt fenerler alsam, kimonolar giysem.
Blackwells'den ya da Waterstone dan onlarca kitap alsam.
İtalya'ya da gidebiliriz.
Buram buram sanat koklasam.
Sol tarafıımda Roma askerlerinin Sezar'ı selamlayışını izlesem, sağ tarafımdaki Dolce Vita'da kahve içsem.
Vatikan'dan içeri süzülüp, Michalengelo'ya selama dursam.
Sistine Manastırı'nda yere bağdaş kurup, saatlerce tavanları izlesem.
Nefesim kesilse.
Floransa'da Little David'de kocaman bir pizza yesek.
Sant Elmo Kalesi'ne çıksak yeniden. Yüzlerce basamağı tırmanırken, kıkırdasak.
Sonra kendimizi zirvede yere atıp gökyüzünü izlesek.
Geçen defa göremediğim Pompei'yi görmeye gitsek bu sefer.
Anlayacağınız bilet alasım var.
Çok sürmez başlarım hazırlanmaya...
Uçarım bir kanadın üzerinde.
Biraz yağmura, biraz kara bulanıp geri gelirim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder