Uzun yıllar önce bir çoğumuzun yüreğinin derinliklerine, hayatımızı
ilgilendiren kararlarımız ile ilgili şüphe tohumları serperek, bir
nebze de olsa kendi iç dünyamızı gözden geçirmemize neden olan
‘Yüreğinin götürdüğü yere git – Susanna Tamaro’ isimli kitabı bir
çoğumuz hatırlarız. Hangimizin yüreğimizin götürdüğü yere gittiğinin ya
da gitmediğinin muhasebesini yapacak değilim ama kitaptan bir kaç ufak
alıntı yapmak istiyorum. Belki de yüreğimizin işaret ettiği adrese
gitmek için henüz çok da geç değildir.
“Önünde
pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman,
herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün
nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir
şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme. Bekle ve gene bekle. Dur,
sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve
yüreğinin götürdüğü yere git.”
“Sana
krep pişirmeyi öğretmemi anımsıyor musun? Sana, onları tavaya
attığında tavaya düz düşmeleri gerektiğinden başka her şeyi
düşünmelisin derdim. Bütün dikkatini havadaki kreplere verirsen, çarpık
düşeceklerine ya da fırına yapışacaklarına emin olabilirsin. Komik
ama, her şeyin merkezine, tam yüreğine vurmak için gereken, yalnızca
dikkatin dağılmasıdır”
“Büyürken,
yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa: Yapılacak
ilk devrim, insanın kendi içine yapacağıdır. Evet, ilk ve en önemli
devrim budur. İnsan, kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken, bir
düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.”
Susanna
Tamaro’nun son kitabı olan ‘Sonsuza kadar’ raflardaki yerini aldı.
Meraklısı için bekleyişin sona erdiğini söyleyebilirim. Yazar ile henüz
tanışmayanlar ise geç kalmış değiller. Yazarın tüm kitaplarında
kendinizden bir şeyler bulacağınızdan eminim.
Sonsuza Kadar – Susanna Tamaro
Kırılganlığımız güce, kader bilgeliğe, trajediler aşka, zifiri karanlık içsel aydınlığa dönüşebilir.
Öyle
bir an oldu ki, ikimizin minik taşları düzgün biçimde yan yana
düştüler. Ben bir adım atıyordum, sen de aynı uzunlukta bir adım
atıyordun. Ben seni bekliyordum, sen bana yetişiyordun, ben sana
ulaşıyordum, sen beni bekliyordun. Sonsuza kadar böyle gideceğimizi
sanıyorduk. Oysa ben şimdi ormanda yürüyorum ve ayak izlerimden başka iz
yok. Kimse yürümüyor yanımda, kimse izlemiyor beni, ya da önümden
gitmiyor...
Matteo ve Nora... biri ateştir diğeri su, biri akıldır
diğeri yürek, biri sürekli harekettir diğeriyse durgunluk ve huzur;
biri düşüncedir diğeri sezgi, biri zamandır diğeriyse sonsuzluk...
Ancak
bir gün bu mükemmel uyum dünyanın trajik yasaları karşısında dağılır
gider... Matteo bir anda içinde dipsiz bir boşlukla tek başına kalır.
Ama yollar onu asla bırakmaz ve hiçbir şekilde tahmin edemeyeceği bir
geleceğe taşır.
Zamanla doğa yasalarının gizemini keşfeden Matteo,
insanların kendilerini bulmak, hayatı tanımak için ziyaret ettiği bir
tür keşiş olup çıkar. Hayatın ve aşkın gizeminin, Noranın ardında
bıraktığı bu büyük soru işaretinde yattığını, Matteo bir gün
anlayacaktır...
Sonsuza Kadar kimi zaman yok eden, kimi zaman da arındıran içimizdeki ateşi anlatıyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder